ÇEVRESİ KİRLETİLMİŞ ÇEVRE GÜNÜ-1

Prof.Dr.İbrahim Ortaş tarafından tarihinde yayınlandı

53 views

Doğal ve Sosyal Çevre ile ilgili Her Sorun Doğa-İnsan İlişkileri Ekseninde Şekillenmektedir

5 Haziran Dünya Çevre Günü aynı zamanda içinde yaşadığımız doğa sistemini tanımak, doğaya karşı yapılan onca yanlışa ve etik olmayan ihlallere karşı farkındalık oluşturmaktadır. Bir şekilde sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre mücadele günüdür de diyebiliriz. Doğayla barışık yaşamak için doğayı ve onun ekolojik yasalarını iyi kavramamız gerekir ki onu bilinçle koruyalım. Yoksa sistemi ve onun felsefesi kavranmadan çevre korunamıyor. Kendiliğinden var olan şeylerin bütünü ve bu bütünü düzenleyen yasaların toplamı olarak tarif edilen doğadır. Bir başka ifade ile bir şeyin, dışarıdan gelen etkilere karşı gösterdiği tepkiyi belirleyen iç niteliği olarak belirlenir. İyi ki doğa kendisine yapılan yanlışların ve kötülüklerin çoğunu kendiliğinden tamponluyor. Yağış, sis, deprem gibi doğal biçimde ortaya çıkan, doğada yer alan olaylar yanında insanın faaliyetleri sonucu oluşan doğal kaynakların tüketilmesi, canlıların yaşam alanlarının daraltılması yanında doğaya dışarıdan yapılan müdahalelerin toplamı çevre konularıdır. İnsan eliyle hızlandırılmış olan çevre sorunları ve onunla mücadele yöntemleri günümüzde bir çevre, yaşam ve insan hakkı konusu haline gelmiştir.

Çevre, sistemdeki canlıların yaşamı boyunca ilişkilerini sürdürdüğü dış ortamdır. Hava, su ve toprak bu çevrenin fiziksel unsurlarını; hayvan, bitki ve mikroorganizmalar ise biyolojik unsurlarını teşkil etmektedir. Hava, su ve toprak üzerinde oluşan herhangi bir olumsuz etki ve bunun biyolojik unsurları insanların hayati aktivitelerini olumsuz yönde etkilemeleri çevre unsuru ile ilişkilendirildiği için çevre kirliliği olarak adlandırılmaktadır. Doğayı koruma prensibi şu düşünceler üzerine kurulmuştur: Çevrenin genel tanımı çevre-nüfus-eğitim-ekonomi ilişkisi ekseninde dinamik olarak işlemektedir. Çevre bilinci sadece yere atılan çöplerin, izmaritin toplatılması değil, aynı zamanda çevre anlayışı bir bilinç ve yaşam biçimidir de. Fiziki çevre kadar sosyal çevrede zamanla kirlenmekte ve sorunlar yaratabilmektedir. Bu tür günlerde genelde beylik laflar çok sık kullanılır. Geniş çevresi olanlar çevreyi daha iyi bildiklerini, çevrenin havasını iyi kokladıklarını, çevrelerini koruduklarını söylerler. Gerçekten haklılar ve kendi çevrelerini çok iyi korudukları için bugün çevre sorununu konuşuyoruz ve yazıyoruz. İçinde yaşadığımız ortamda çevreninin kirliliği ve yarattığı sağlık, sosyal ve ekonomik sorunların sorumlusu insanın sahip olduğu bilgisi-görgüsü ve yaşama bakış açısıdır. Bugün çevre adına ne yaşıyorsak bu insanın düşüncesinin yansımasından öteye bir şey değildir.

Dünya Çevre Gününde Acı Gerçeklerden Bazıları

Dünyada her dakikada 80 yeni doğan bebek aramıza katılmakta. Aynı zamanda 20 dakikada bir veya birden fazla hayvan/bitki türü yok olmaktadır. Bu da yılda yaklaşık 27000 türün kaybedilmesi anlamına gelmektedir. Bunun anlamı doğanın bio-çeşitliliğinin kaybolması ve dünyanın bazı renklerini kaybetmesidir.

Tüm dünyada artan nüfus ve üretim çeşitliliğine bağlı olarak tatlı su tüketimi her 20 yılda bir 2 kat artmaktadır. Bu oran nüfus artış oranından 2 kat daha fazladır. Hâlen 31 ülke su kıtlığı tehlikesinde olup 2 milyara yakın insan temiz içme suyu kaynağından yoksun durumdadır. Artan iklim değişimleri, kuraklık, verimsizlikler sonucu Afrika ve Asya’da on binlerce insan yurtlarından göç etmek zorunda kalmaktadırlar.

Dünyanın en zengin ilk üç kişisinin serveti dünyanın en yoksul 48 ülkesinin ulusal gelirinden fazla. En zengin 225 kişinin toplam serveti dünya nüfusunun yarısının yıllık gelirine eşit. Bu bireylerin oluşturduğu uluslar da böyle. Dünyanın en büyük şirketlerinden 222’sini oluşturan listenin ilk 50 şirketinde 34 ABD’li şirket bulunmaktadır. Dünyanın en büyük şirketi Amerikan General Elektrik’in sermayesi Türkiye’nin 1998 bütçesinin yaklaşık 4 katı. Dünya nüfusunun % 5’ine sahip ABD dünya kaynaklarının % 40’ını tek başına kullanıyor. Bu ve benzeri verilere bütünsel olarak bakıldığında dünyanın bu nüfus artışı ve dengesiz üretim ve dağıtımının sonucu artık dünyanın kendi kendini götüremediği ve yönetemediği görülmektedir. Onun için gelişmiş ülkeler diğer ülkelerin tarımsal kaynaklarını ve tohumlarını kontrol etmek istemektedirler.

Dünyanın gelişmiş ülkeleri başta Suudi Arabistan, Çin ve bazı Avrupa ülkeleri Afrika’da Etiyopya, Sudan ve Zambiya’da geniş topraklar (arazi) kiralıyor ve oradan ürettikleri gıdaları ülkelerine taşıyorlar. Kendisindeki suyu kullanmıyor. Başkasının suyu ile topraktan üretim yaparak ortamın dışına çıkarılmaktadır. Adeta insanlar kendi topraklarında açlığa terk edilmektedirler. Dünyanın dengesiz eğitimi, bilimsel gelişmişliği, ekonomik alt yapısı gibi bir dizi çevresel etkileri toplumların kaderlerini coğrafyalarına bağlayabilmektedir. Uygulanan ekonomik politikalar ile ülkemiz şimdi bazı ürünlerden tarım üretimi ithal eden ülke durumuna gelmesi ile dışarıya bağımlı hala geldi. Son yıllarda artan gıda fiyatlarındaki yükseliş birçok soruyu da berberinde getirmektedir.

Tarım ve suyun denetimi tahıl denetimi için yapılmıştır.

Medeniyetin tahılların ıslahı ile başladığı bilinmektedir. Amerika da Aztekler ve Mayaların temel gıda kaynağı genelde tahıla dayanırdı. Ortadoğu kültürlerin geliştiği ortamda tahıl stratejik bitkidir. Buğday ve onun üretimi onun ile ilgili teknoloji berberinde birçok bilimsel alanı oluşturmuştur.

Buğdayın yanında çavdar, yulaf ve arpa gibi buğdaygillerin insan beslenmesindeki stratejik öneminden dolayı ileri düzeyde aranan tahıllar arasındadırlar.

Asya’da özellikle de Hindistan’dan başlayan ve Japonya’ya kadar uzanan alanda tahıl gurubuna pirinç katılır. Genelde pirinç doğuda fakirlerin midelerini bastırmak için tükettiği ve besin içeriği çok düşük bir gıdadır. Tüm dünyanın üçte ikisi çevresel etkilerden dolayı yetersiz ve dengesiz beslenmeden dolayı (başta A, E vitamini, Fe, Zn, iyot ve Selenyum noksanlığı) gizli açlık sorunu yaşamaktadır. Aslında bulgur bu anlamda nişasta ve protein içeriği bakımından daha zengin bir gıda kaynağıdır. Fakat ülkemiz dahi birçok ülkede tersine pirinç bulgurdan çok benimsenen bir ürün. Yerküredeki 7.8 milyar insanın besinlerinin %50’sini nişasta tabanlı buğday, pirin, patates, mısır ve sorgum oluşturmaktadır. Nişasta temelli beslenme ve şeker tüketimi ve hareketsiz yaşam durumu insan sağlığını olumsuz etkilemiş durumdadır. Ekmeğin tadı ve aroması zamanla buğdayın parlatılması (kabuğu ve rüşeymin alınması) ve katkı maddelerinin katılımı ile kayboldu. Şairin dediği gibi “önce ekmeğin tadı bozuldu”. Fransız devrimi sırasında “ekmek yoksa pasta yensin” ifadesine ilave olarak piyasadaki french baget ile beslensinler de çıkabiliyor.

Bir yanda milyarlarca insan açlık sorunu yaşarken diğer tarafta aşırı nişasta tüketiminden kaynaklanan obezite. Garip bir paradoks. 04. 06. 2020 tarihli TUİK verilerine göre obozite oranı % 21 düzeyine çıkmıştır. Yemeğin ve gıdanın altında sosyal bir olgu ve emek hikâyesi bulunmaktadır.

Prof.Dr. İbrahim Ortaş


0 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

RSS
Follow by Email
Instagram
Bu yazı Toplamda 53 views Okunmuştur.