Gökyüzü

Özgür Ekin Vardar tarafından tarihinde yayınlandı

65 views

“Yok mu hapishane beni arayan

Bu zindanda ölem can gardiyan”

            Bozkırın tezenesinin sözlerini mırıldanıyordu. Aslında zindan dediği hayatı, parmaklıklar ardında gardiyan diye aradığı ise vicdanından başkası değildi. Bazı büyük düşünürlerin, yürümenin de bir felsefesi olduğunu söylediği hatırındaydı, Akdeniz’in kıyısında yürürken. Derin bir nefes aldı ve yanı başında gibi duran ufka bakarak, aslında kimin zindanda olduğu sorusunu sordu kendi kendine. Gerçekten de kimdi zindana düşen? Gökyüzünü hiç göremeyen mi? Yoksa gök kubbenin altında yitip giden hayatlar mıydı?

Gökyüzünün sonsuzluğunu doldurmalıyız içimize

Şehrin sessizliğini dinlemeye koyulmuştu bile. Acaba şehirdeki herkes çok mutlu olduğu için olabilir miydi bu sessizlik… Gökyüzünün sonsuzluğu ve şehrin sessizliği birleşince kederin soğuk ellerini teninde hissetmesi işten bile değildi. İçi ürpermişti, çünkü teninde en son hissettiği şey onun                 -gökyüzünün- nefesi, parmakları idi.. Şimdi kederlenerek tüylerinin ürpermesi onu kötü anılara alıp götürmüştü. Hem gökyüzünden uzak kaldığı için kendini zindanda gibi hissediyordu hem de bu zindanda ölmek istemiyordu, kaçıp kurtulmak, gardiyanını da arkasında bırakmayı hayal ediyordu.

            Dağların silüetinden kopup gelen rüzgar, içindeki ürpertinin ruhuna işlemesine neden olmuştu. Polarının fermuarını çenesinin altına kadar çekip yürümeye devam etti. Yürüdü, yürüdü ve yürüdü… Yürümenin gizli iyileştiriciliğine -kendine inkar edemese bile- inanıyordu. Zaman bir an olsun donuyordu sanki. Yürürken çevresindeki hayat akmaya, evrendeki olaylar ilerlemeye devam ediyordu. Oysa o sadece gökyüzünü takip ediyor belki de onu yakalamaya çalışıyordu. Telefonunun titremesiyle kendine geldi. Alarmı eve dönmesi gerektiğini söylüyordu. Bir an için afallayarak, tek kulağındaki maskesinin karşı taraftaki ipini tuttu ve burnuyla beraber dudaklarını örttü. Hızlı adımlarla eve giderken aklında tek bir soru vardı;

“Ona yetişmeye çalışırken hayatımı kaçırır mıyım acaba?”

An’ın tadını çıkarmayalı uzun zaman olmuştu. Unutmak istiyordu, un ufak etmek ve sonra da içindeki zindanın temellerine gömmek istiyordu. Hızlı adımları, çiseleyen yağmura karışmıştı, paçaları ufak taneler halinde çamurlanıyordu. Gülümsedi. Aklına talihsiz Oidipus’un yaşadıkları gelmişti. Acaba kaderinden kaçmaya çalışırken Oidipus gibi makus talihine yenik mi düşecekti? Böyle miydi gerçekten? Akıntıya karşı yüzmektense kendimizi şelaleden aşağı bırakırsak birkaç küçük çizikle kurtulabilir miydik?

            Eve vardı. Paslı demir kapının kilidini ellerini kirletmeden açmayı denedi. Bu evden de, şehrin tadını çıkaramamaktan da hoşnut değildi. Bahçeye her girdiğinde gözleri istemsizce kullanılmayan eski eşyalara kayıyordu. Yayı çıkmış koltuklar, kirli sandalyeler, eski ahşap dekorlar… Sıvası dökülen bahçe duvarlarını da geçmişti çevreyi tararken. Kapıyı açtı. Alarmı bir kere daha ben buradayım dercesine çalmaya başlamıştı. Heyecanla elini telefonunun olduğu dar cebine sokmakla uğraştı.

Telefonunun düğmesine dokunduktan sonra, eskimiş ahşap rengindeki ceketinin cebinden anahtarlara davrandı. Çektiği nefes, göğüs kafesini tamamen doldurmuştu. Kilidi paslanmış demir kapıyı açtı.

            Gökyüzünün altında eriyip giden, zindana esir düşmüş zümrüt yeşili gözleri karşısında duruyordu. Titriyor, ve heyecanla bir şeyler söylemeye çalışıyordu.

-“Du bist spät Münir! Die Mauer stürzte ein” (Geç kaldın Münir! Duvar yıkıldı)

Yarım ağızla gülümsedi. Senelerin aman vermediği zihninin parmaklıkları arasında sıkışıp kalmışken, kendi duvarları geldi aklına. Artık neden ben diye düşünmeyi bırakmıştı. Yorgun bir şekilde cevap verdi;

-“Der Sieg ist unser…” (Zafer bizim…)

Özgür Ekin Vardar

Kategoriler: Edebiyat

0 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

RSS
Follow by Email
Instagram