Hissel Oyunlar

Özgün İlke Uçum tarafından tarihinde yayınlandı

270 views

Bazen sadece uzaklaşmak istersin. Ne kadar bağırırsan bağır kimsenin duyamayacağı, ne kadar ağlarsan ağla kimsenin ne oldu demeyeceği bir yere götürsün istersin hayat seni.

Bu belki kimsenin bilmediği bir adada küçük bir barakadır, belki ormanın derinliklerinde bir ağaç ev , belki de kapısı kilitli olan odan. Ama o an öyle bir ruh haline bürünmüşsündür ki sanki bir daha hiçbir şeyden zevk alamayacakmış ve dönüşü de sonu da olmayan bir kapıdan içeri girmişsin gibi boğulmuş, yalnız ve çaresiz hissedersin kendini. Bunu havaya bırakılan bir balona benzetirim çoğu zaman. O ip ellerinden kayıp gittikten sonra onu tekrar parmaklarının arasında aynı dakikalar önce olduğu gibi sıkı sıkı tutamayacağın ve onun gökyüzünde yükseldikçe zamanla basıncın etkisiyle patlayıp düştüğünde bulsan da onaramayacağın gibi aynı. O balonda kimi zaman içindeki güzel ve soyut duyguları yansıtacak konfetiler, kimi zaman hayallerinin yazılı olduğu kağıt parçaları, kimi zamansa şişirip ruhunu temsil eder biçimde serbest bırakabileceğin başka balonlar vardır.

Başka balonlar varsa bil ki şanslısın. Bu yeniden başlaman için bir işarettir belki de?

Az evvel kaybettiğini sandığın mutluluğun sana kendini katlayarak geri dönüşü veya? Ama unutma ki bir şeyi yapmadan önce sadece en iyi ihtimallere odaklanmamalı insan. Balonun içinden çıkabilecek konfeti ve patladığı an dört bir yana saçılacak kağıt parçalarına da hazırlıklı olmalısın.

Kağıt parçalarının üzerinde neler yazdığını hatırlıyor musun? Peki balon patladığında ne olduğunu? Veya konfetilerin neyi temsil ettiğini.

Bu insanı biraz olsun durup düşünmeye sevkediyor. Belki bir daha bulamayacağın o kağıt parçalarında yazan hayallerini, belki kimi ağaçlarda asılı kalan kimiyse zamanla toprağa karışıp yok olan konfetileri.

Kısa süre sonra onca duygu ve düşüncenin arasında nefes almayı bile unutmuş şekilde buluyorsun belki de kendini sonra. Kısasından etrafta gezdirdiğin gözlerinin ardından hafifçe doğruluyorsun yattığın yatakta. Aslında biran önce bu duygu durumundan çıkmak istiyorsun ama sonradan farkediyorsun ki kanser gibi zamanla yayılıp vücudunun her köşesini sardığını. Az önce bahsettiğim kapının dönüşünün olmadığı gibi, çıkışının da olmadığını işte tam da o an farkediyorsun, aklından bir türlü atamadığın ve sonu gelmeyen düşüncelerinin seni içine çektiğini farkettiğin gibi…Çakılıp kaldığın o yataktan kalkma ihtiyacı hissediyorsun. Tüm vücudunla sardığın yorganı üzerinden hafifçe çekmenle eş zamanlı olarak ayaklarını yatağının dışına doğru uzatmanla kendini daha da kötü hissediyorsun. Gözlerinden aktığını anladığın yaşların ardı arkası gelmemesiyle beraber kendini sertçe yatağa tekrardan atıyor ve bu seferde ağladığını kimse duymasın diye hıçkırıklarını gizlemeye çalışıyorsun. Bunuysa ilk cümlelere bağlıyorum. Bazen uzaklaşmak istersin. Ne kadar bağırırsan bağır kimsenin duyamayacağı, ne kadar ağlarsan ağla kimsenin ne oldu demeyeceği bir yere götürsün istersin hayat seni.

Sonu gelmiyor değil mi? Aynı bir otobüsün gün içinde defalarca ‘aynı’ duraktan geçmesi ve dönüp dolaşıp yine ‘aynı’ yerde yolculuğunu sona erdirmesi gibi.

Bitmiş gibi geliyor her şey. Sanki birazdan alacağın duşun, belki de dışarı çıkıp yapacağın kafanı dağıtmak amaçlı müzik eşliğindeki yürüyüşün her seferine nazaran etkisiz kalacağını hissediyorsun  bu kez. Bisikletinin tekerine saplanan cam parçası gibi her üstünden geçişte, her düşündüğünde, daha çok batıyor içeri ve daha da çok parçalıyor tekerleği.

Hiçbir zaman geçmeyeceğini anladığında bir çözüm yolu arıyorsun. Kimi zaman açtığın müzik yardım etmiyor sana veya arkadaşlarına geçirdiğin birkaç saatlik zaman dilimi…Genel olarak farklı şeylere odaklanmaya başlıyorsun. Bu biraz işe yarıyor. En azından kısa süreliğine de olsa atabiliyorsun seni o yeyip bitiren düşünceleri aklından.

Aradan belki aylar geçiyor, belki yıllar…Unutuyorsun. Artık düşündükçe acıtmamaya başlıyor bazı şeyler. Daha kendine gelmiş hissediyorsun, daha olgun, daha tecrübeli belki de. Hayatının devamında kendine aralayabileceğin yeni kapıları düşünüyorsun.

Kanatlanıp uçmak istiyorsun.

Hiç durmadan… Aynı kuşlar gibi, ayakların hiç yere basmadan… Yıllar sonra her şey bitiyor. Aklından siliniyor tamamen bu düşünceler ve elinde sadece iyisiyle kötüsüyle anılar kalıyor. Artık daha mutlusun, daha pozitif,  daha üretken. Artık güneş her sabah senin için doğuyormuş gibi hissediyorsun. Ayaklarını yerden kesiyor bu mutluluk ve kurtulmuşluk hissiyatı. Sürekli başını kemiren migrenin bir bakıma yok oluyor. Evinin bahçesinde bulduğun zaman kendini yıllar sonra oh be diyorsun. Her şey ne kadar da güzelmiş. Eskiden yaşadığın travmaların etkisiyle hayatında barınıp da göremediğin, kıymetini bilemediğin güzellikler, şimdilerde seni heyecanlandırmaya başlıyor. Sanki bahçendeki ağaç da ilkbahar sebebiyle son derece normal şekilde açan çiçekler bile gelecek güzel günleri anlatmaya çalışıyor sana.

Mutluluğun uzun sürmüyor ama… Her seferinde olduğu gibi… O şişirip içlerini kendinden parçalarla doldurup havaya bıraktığın balonlar teker teker patlamaya başlıyor. Bunuysa dönüp dolaşıp aynı durağa gelen otobüse bağlıyorum. Bir döngü. Bir kargaşa.

Eskilerde bıraktığını sandığın anılarınsa… Tekrar nüksediyor. Ama…Artık ne yapacağını biliyor oluyorsun.

Hayatın seni içine çektiği karmaşadan, küçük sıyrıklarla kurtulmayı, biliyor oluyorsun.

Özgün İlke Uçum

Kategoriler: Yaşam

0 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

RSS
Follow by Email
Instagram
Bu yazı Toplamda 270 views Okunmuştur.