Kuşluk Vakti Cinayet

Nihan Vardar tarafından tarihinde yayınlandı

103 views

Havlayan köpeklerin sesinden başka bir şey işitilmiyordu. Sonbahar güneşinin cansız ışıkları iskeleti çıkmış çınar yapraklarının arasından süzülüyor, caminin kapısına bırakılmış cesedi turuncu renge boyuyordu. Bu haliyle ceset uyuyan bir adama benziyordu. Belden yukarısı çıplaktı ve bedenini saran kıllar sabah rüzgârında ait oldukları bedenin ölmüş olduğundan habersiz salınıyorlardı. Kime ait olduğunu kimsenin bilmediği tekir kedi eski imamların gömülü olduğu yosunlu mezarlığın içinden çıkıp cesedi kuşkuyla süzerken tiz bir bebek ağlaması köyün sokaklarını hareketlendirdi.

Sanki olanları haber vermek istercesine acı acı ağlıyordu.

Bir anda sustu, sessizlik bir süre devam ettikten sonra bebek yeniden ağlamaya başladı. Sabah namazı için cami önüne gelmiş Halil yerde yatan cesedi görmüş, öylece kalakalmıştı. Camiye gelen herkes dehşete düşüyor ne yapacağını bilemez halde tutulup cesedi seyrediyordu. Cesedin renginin mora dönmüş olmasına rağmen içlerinden biri cesaretini toplayıp cesede yaklaşıp yaşayıp yaşamadığını kontrol etti. Böylece yüzüstü duran ve o ana kadar kime ait olduğu belli olmayan cesedin kimliği de anlaşıldı. Caminin imamı deli Mehmet hocaydı yerde cansız yatan. Etraf gittikçe kalabalıklaşıyordu ve sonunda bir polis aracıyla ambulans olay yerine geldi. Cenaze tam kaldırılırken sabah okula gitmek için oralarda bulunan çocuk ”göz kırptı” diye debelenmeye başladı. İnsanlar çocuğu susturmaya çalışsa da çocuk inatla  “Mehmet hoca yaşıyor, göz kırptı” diye bağırıyordu avazı çıktığı kadar. Polislerden biri çocuğun üstüne yürüyünce sesi kesilen çocuk, aklı Hoca Mehmet Efendi’de kalsa da yoluna devam etmek zorunda kaldı.

Okul servisine binerken hala camiye doğru bakan Salih durumdan çok etkilenmiş ama en çok oradakileri Mehmet Efendi’nin yaşadığına inandıramadığı için sinirlenmişti.

Salih okulun yolunu tutmuşken kalabalık da yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Yalnızca cesedi ilk gören Halil orada kalmıştı, polislerin sorduğu soruları yanıtlıyordu derken kızılca kıyamet koptu Mehmet Efendi’nin karısı Melike Hanım haberi almış ve olay yerine gelmiş, avazı çıktığı kadar bağırıyor ağlıyordu. Yanındakiler her ne kadar onu sakinleştirmeye çalışsalar da çabaları boşaydı, ne de olsa eşini kaybetmişti. Polis, Halil’in ifadesini almak üzere arabaya bindirdi ve caminin önünde sadece Melike Hanım ve arkadaşları kaldı. Bir anda silkelenip kendine gelen Melike Hanım kaymış başörtüsünü toparlayıp hastaneye doğru yürümeye başladı. Ambulans hastaneye vardığında telaşsız kapılar açıldı ve ceset içeri taşındı.

Hava çok soğuk ve etraf oldukça karanlık gibiydi, oysaki Mehmet hoca evden çıktığı zaman gün ağarmadan hemen önceydi. Mehmet hocanın kafası karıştı bir yandan da birilerinin onu taşıdığını fark etmesi uzun sürmedi.

Ölmüş müydü, yaşıyor muydu?

Karar veremedi. Ceset torbasının içinde kıpırdanmaya başladı ve birden güm diye yere düştü canının acısından ölmediğini anlamış oldu böylece. Kıpırdandığını gören sağlık görevlileri sedyeyi boşluğa doğru ittirip kaçıştılar. Eh, insanlık hali her gün ceset torbasından canlı insan çıkmıyordu. Görevlilerden biri cesaretini toplayıp torbaya yaklaştı ve fermuarını açtı Mehmet Efendi gözleri açık şaşkın şaşkın bakınıyordu. Görevliler silkelendi ve hemen onu acil müdahale odasına taşıdılar. Olan şuydu ki: Mehmet Efendi yalancı ölüm yaşamıştı yani muayenesinde nabız alınamamıştı. Nefes aldığı da belli olmuyordu. Durum ancak şanssızlık ve biraz da dikkatsizlikle açıklanabilirdi. Sıkı bir muayeneden sonra Mehmet hoca müşahedede tutuldu, durumu stabil hale geldiğindeyse hastaneden taburcu edildi.

Bu arada durumdan habersiz Melike Hanım ertesi gün cenazeyi teslim almak üzere evine dönmüş evde cenaze ritüelleri başlamıştı.

Bir süre sonra kapı anahtarla açıldı, içerideki ağlama, konuşma sesleri birden kesildi ve üzerinde hastaneden verilen giysilerle içeri Mehmet hoca girdi. Önce gidip müezzin arkadaşı olan Faruk’a sıkı bir yumruk attı sonrasında ise karısı Melike’nin yanına gidip ”öyle yapılmaz böyle yapılır” deyip kadının boğazını sıkmaya başladı. Evdeki herkes şaşkınlık içinde neler olduğunu seyrediyordu. Faruk’un burnu kanıyor Melike de neredeyse nefessiz kalmıştı. Mehmet hocayı sakinleştirmeye çalıştılar ama oldukça kuvvetliydi ki yanına gelenleri de başından savmıştı derken en sonunda Mehmet hoca karısının gözlerine bakarak ”Neden?” diye bağırarak sordu ve bir yandan ağlamaya başladı. Mehmet hocanın sinirleri boşalmıştı öylece oturmuş ağlıyordu.  Birden hışımla yerinden kalktı herkes kötü şeyler olacak diye yeniden korktu.

Mehmet hoca yalnızca bir gece önce onu aldatan, yakalanınca da onu öldürmeye çalışan Faruk ve Melike’ye iki söz söyledi

“Allah’ınızdan bulun”.

Nihan Vardar

Açıklama: “Mehmet Efendi’nin trajikomik hikayesini okuyacaksınız.”

Kategoriler: Edebiyat

0 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

RSS
Follow by Email
Instagram
Bu yazı Toplamda 103 views Okunmuştur.