Yağlı Ekmek Yiyen Evliya

Murat Mehmet Uğurlu tarafından tarihinde yayınlandı

[views]

“Sana yağlı ekmek vereceğim. Hem de gıliğin üzerine sürülmüşünden” dedi komşumuzun kızı.

Göz bebeklerinde masum bir günahın heyecanı dolanıyordu. Kucaklayıp boynuma sarılacakmış sandım.

Belli ki beni görmekle çok mutlu olmuştu.

Elindeki boş bakraca bakılırsa imeceye öğle yemeği götürmüş, yeni dönüyordu tarladan. Yemyeşil yulaf başakları sarkıyordu sırtındaki şelekten. Biraz daha coşsa ayakları yerden kesilip uçacaktı.

Alnındaki ter damlacıkları tomurcuk gül kırmızısına dönmüş körpe yanaklarından çiğ taneleri gibi süzülüyordu.

Yaşmağının ucuyla sildi yüzünü.

Gelir misin diye sormadı. Hem ödülünün cazibesine güveniyor, hem de olmaz demeyeceğimden kuşkusu duymuyordu.

Okuldan biraz önce gelmiştim. Bir tas katığı, yarım bayatlamış mısır ekmeğine katık ederek açlığımı bastırıyordum.

Bizim köylerde ayranın gerçek adı “katık”tır. Biz ayran içer misin ? yerine, katık içer misin deriz.

Anam da imeceye gitmiş erkenden, günlük ekmek yapamamış. İki gün öncesinin mısır ekmeği bayatlamış ve acı bir tat almış, katık da ekşimişti. Önerinin içeriğini bilmiyordum ama tam yerinde ve etkileyiciydi.

İşin sonunda gılik ve tere yağı vardı ya, ne olsa yapılırdı.

Gılik, sacın ortasında pişen mısır ekmeğinin adıdır. Dört, beş tane ekmek hamuru yan yana dizilir sacın üzerine, ekmeklerin orta yerinde bir boşluk kalır. Buraya normal ekmek hamurunun dörtte biri büyüklüğünde, hamur koyulur.

Ocağın ateşini tam alır bu bölge. Hamur pişince pembeye çalan kırmızı bir renk alır ve gılik olanca çekiciliği ile bakar size doğru. Bir bahane olsa da kıtır kıtır yesem diye iç geçirirsiniz. Gıliğin tadı çok farklıdır ve onu yemek için hak etmek gerekir.

Bazı duyguları tanımlamakta çekilen zorluk için söylenen “yaşamadan bilemezsiniz” sözü, yağlı gıliğin tadını anlatmakta da rahatlıkla kullanılabilir. Hani çifte peynirli sandviç, ısıtılmış pide içinde turşulu döner, mayonezli ve bol ketçaplı burger. sade etten yapılmış lahmacun gibi damak tadınıza uygun hazırlanmış bir ayaküstü mönüsü ve üstüne de dondurmalı bir tatlı düşleyin.

İşte, bu yiyecekleri tadanlara, sıcak gıliğin üzerine sürülmüş tereyağlı ekmek biraz tanıtılabilmiş olur belki.

Tereyağı da, küspe ile beslenen, ahırlarında yıllar yılı kapalı olarak hapis hayatı yaşayan ineklerin sütünden değil elbette. Yamaç arazi koşullarının tıknaz boylu, dolgun göğüslü inekleridir. Kızıl ağaçların ve fındık üğümlerinin (fındık ağacı) bol yapraklı gölgelerinde sığırtmaçları çocuklarla köşe kapmaca oynarcasına özgürce yayılırlar.

Böğürürler, sınırdan sınıra koşarlar saf oksijenin verdiği deli enerjiyle. Gübre değmemiş topraklarda yetişen kekik, yavşu, yulaf, mısır yaprağı; böğürtlen, yaban çileği, papatya, menekşe, sakarca çiçekleri ve adını benim bile sayamayacağım kadar çeşitli nebatatı, burunlarının dibinde vızıldayan bal arılarıyla yarışarak yalar, yutarlar.

Vakti geldiğinde bahçeden çıkıp ahırlarının yoluna koyulurlar. Yol üzerinde şırıl şırıl akan pınarların, toprağın böğründe saklı değerli minerallerle zenginleşmiş sularından kana kana içerler.

Ahırlarında yatarken bir yandan da kütür kütür geviş getirirler.

Otların ve çiçeklerin özlerinden damıtılan olağanüstü lezzet imbikten damlarcasına ineklerin memelerine inerler.Şişkin memelerden süzülen sütler, bakraçlara akar köpük köpük.

Yayıklar, yayılır, kazanlara boşaltılır. Evin içini bin bir otun, çiçeğin aroması çepe çevre kuşatır, tüm salgı bezlerinizi harekete geçirir. Gözleriniz fıldır fıldır döner.Ayranın üzerinde yüzen yağ tikeleri ağaç kaşıklarla topak topak toplanır ve yağ kavanozuna veya tabaklara doldurulur.

Kavanozda saklanan yemeklere katılmak içindir. O zamanlar buzdolabı olmadığından, ömrünü uzatmak için tuzlanırdı. Öyle bol miktarda boca edilmez yağ, tavalarda çaşır çaşır kızdırılır ve yemeklerin üzerinde gezdirilir. Tabaklarda biriktirilen tuzlanmaz ve kahvaltılık olarak pazarda satılır.

Çok önemli bir iş yapmayacaksak tereyağlı ekmek yiyemeyiz, aklımız kavanozun içindeki yağda kalır. Bir bahane bulsak da kavanozun içine uzansak diye bakarız.

Herkesin ahırında birden çok sağılır inek bulunur. Kilolarca süt toplanır ve bakraçlar, süt kazanları, yoğurt külekleri doludur. Buna karşın ne süt, ne yoğurt, ne de tere yağı yiyemeyiz.

Biriktirilen yağ, yoğurt ve süt, Salı ve Cuma günleri ilçeye götürülerek satılır.Yılda bir kez alınan fındık parasına takviye olarak aile bütçesine destek yapılır. Tuz, gaz yağı, hamsi, portakal, pirinç vb olarak geri dönerler.

Aile içinde sadece ayran yemek serbesttir. Sofradaki son yemektir ayran. Ayran sofraya geldiğinde yemeğin sonu olduğunu anlarsınız. Bu durum bütün evlerde, imecelerde ve düğünlerde geçerli bir kuraldır.

Eğer erkek çocuksanız biraz daha şanslısınızdır. Askere gideceğiniz ve ailenin tohumluğu olduğunuz için bu günlere hazırlanma bakımından ayrıcalıklı davranılır size. Yayık yayılırken yakın yerde iseniz güçlü olasınız ve elliğiniz düşmesin” diye “çıddak kadar” yağ atılır ağzınıza.

Elliğin düşmesi demek, kısır kalacağınız anlamına gelir ki tehlikeli bir durumdur. Babaannem asker olacağımı varsayarak, dayanıklı olmam için biraz daha çoğaltırdı kaşığın ucundaki yağ kütlesini..

Çarşıya süt ve yoğurt götürmek beceri isteyen, başlı başına bir iştir. Zavallı annem ve köyümüzün kadınları, ellerindeki bakracı ve ya küleği hiç “çelpeştirmeden” (sarsıp bozmadan) yedi kilometre boyunca, asılarak taşırlardı.

Kaymak bozulmadan ulaşmalıydı müşterinin eline. Bazılarının iki eli de dolu olurdu. İki külekle çarşıya inmek neredeyse zenginlik demekti.

Benim için Mart ayı da birkaç dilim yağlı ekmek demekti.

Amcalarımın kızlarının Mart’ını bozduğum zaman bana yağlı ekmek verirlerdi. Sanıyorum sakin ve güven verici bir çocuktum. Mart bozumu herkese teslim edilecek cinsten değildi. Mart ayının birinci günü eve kim girmişse o yılın bütün iyi ve kötü olaylardan sorumlu tutulurdu.

Onun için mart bozmaktan korkulur, denenmemiş, tanınmamış kişilere de bozdurulmazdı.

Eğer birine misafir gidilirse yanlışlıkla içeri girilmez, kapı önünden “oooo, Martınız bozuldu mu?” diye bağırılır. Kimileri vardır ki, Mart bozumu yaptırsalar bile o gece evde bulunmayan kimseleri içeri almazlar. Gün kararıp, ertesi güne devrilene kadar misafir kabul etmezler.

Olayın önemine nedeniyle bazı aileler, martlarını koruma altına almak için uğuruna inandıkları çocuklarını görevlendirirler bile. Uğurlu çocuk o gece akrabaların birinde yatıya gönderilir. Sabahın ilk ışıklarıyla eve alınır, sevdiği yemeklerden yedirilir. Bu yemek yağlı ekmekle geçiştirilmez, tere yağda pişmiş yumurta yapılırdı..

Sözün burasında gelmişken tere yağlı yumurtaya değinmeden geçmeyelim. Köyü ziyarete gelen jandarmaların önünde görürdük çoğunca. Ocakta pişince, bacadan çıkıp dumana karışarak üzerimize dökülen kokuyla doyardık nerdeyse.

Süt ürünlerine destek olarak yumurtalar da satılmak içindir. Folluğunda gıdaklayan tavuğun uyarısı ile birer birer topladığımız yumurtaları da yiyemeyiz.

Yumurta gıdıklarında özenle dizilen yumurtalar da şeleğin bir kenarına ustalıkla yerleştirilir ve küçük köprünün başında bekleyen yumurtacı Hacı’ya teslim edilir. Normal harcamalarımızın üstüne çıkarsak, gizlice folluğa süzülür ve kaptığımız bir, iki yumurtayı satar harçlık yapardık.

Yumurta o kadar önemlidir ki,damatlara, yediye gittiklerinde değerin ve sevginin göstergesi olarak ikram edilir. Ağır misafirlere sunulacak değerli, kaliteli ve gösterişli yemeklerin başında gelir yumurta.

Ve damat kız tarafından dönerken görülürse “yumurta yemeden mi geliyorsun” diye sorulur. Yani yumurta yemek için de damat veya sevilen, özlenen, önemli bir misafir olmanız gerekir..

Ne var ki yağlı ekmeğin yeri başkadır.

İnce tabaka halinde olsa da, yağda yumurtadan daha yakın durur çocuklara. Dilimize, gönlümüze, serzenişlerimize, espri ve sitemlerimize kadar sinmiştir. eksik olmaz.

Birkaç arkadaş özel bir iş yapacaklarsa, bir yere gideceklerse; istemedikleri birisi peşlerine takıldığında “gel, gel burada yağlı ekmek dağıtılıyor” diyerek, kendilerinden uzaklaştırmak isteklerini vurgularlar.

Yani, “pek önemli bir iş yapmıyoruz, fazla meraklı olma; aramıza girmekle kazanacağın bir şey yok” veya “kaybedeceğin bir şey yok” demeye getirilir.

Asla geri çevrilemeyecek böyle bir ödül sunuyordu komşumuzun kızı. Hem de ekşi ayranla, bayatlıktan acıya çalmış mısır ekmeğini zoraki gevelerken…

“Bir yere gideceğiz seninle. Kimseye söylemeyeceksin. Tamam mı?”

“Olur”

“Yalnız yağlı ekmeği şimdi veremem. Döner dönmez yayık yayacağım, ekmek pişireceğim. Yoğmece yaparım sana. Üstüne de pekmez dökerim”

Ağzımın içi silme su doldu. Bir bardak su içmişçesine yutkunmak zorunda kaldım.. Yoğmece, yağlı ekmeğin katmerlisidir. Bir tabağın içine yatırılır sıcacık ekmek, tere yağı üzerine boca edilir ve karıştırılır ağaç kaşığı ile.

Karışımın üzerine dut ya da üzüm pekmezi de dökülür. Pekmezli yoğmeceyi anlatmam, tanımlamam gerçekten çok zor olacak. Beş duyunuzu ayaklandıran, dünyanın en leziz yiyeceğidir yoğmece.

Mezarlık tarafını göstererek, “yolun üstünde bekle beni” dedi. Şeleğini eşiğe yasladı ve eve daldı.

Hem bir sırrı paylaşmanın heyecanı, hem yağlı ekmek beklentisi… günüm güzel bitecekti.

Ben, on bir; o, on sekiz yaşlarında olmalı..

Kuş kuyruğu bağlı yaşmağının üzerine keşanını sararak çıktı dışarı. Çıplak ayağını lastiğine uzattı. Ayağını sürüyerek yürüyor ve lastiğin içine tamamen sokmaya çalışıyordu.. İki üç adım sonra ayağı bütünüyle lastiğin içine girmişti.

“Kara kiraz dibine çıkacağız. Kuş olup uçacağız, kimselere görünmeden döneceğiz. Bak, bunu kimse bilmeyecek ha!” diye bir kez daha tembihledi.

Pekmezli yoğmece için sadece onun değil, koca bir köyün sırrını saklayabilirdim.

Başkaca söze, açıklamaya gerek yoktu. O önde, ben arkada, dutluktan aşıp, bahçe içine girdik. Üğümlerin yerlere kadar uzanan dalları arasında iki büklüm ve yılan gibi kıvrılarak akıyorduk. İşimiz zor. Göreceğiz ama görünmeyeceğiz. Koşacağız ama yorulmayacağız.

Bir solukta kara kiraz dibine çıktık.

Kara kiraz dibi deniyor ama, kiraz ağacına benzer bir şey yok burada. Belki eskiden varmış. Mahallemizin tepesi. İki yüz metre kare kadar ve köy mezarlığının ortasında, çimen kaplı.

Çocukların oyun alanı. Kesilen hayvanların sidik torbalarından ya da pılı pırtıdan yaptığımız toplarla futbol oynadığımız yegana düzlük.Bazı aileler yazları fındık harmanlarını buraya atarlar.

Karadeniz’in engin maviliğini ve Görele’nin gidip göremediğimiz birçok köyünü seyrederiz buradan. O zamanlar tek tük denize açılan motorlu balıkçı teknelerin pat pat sesleri bu tepeye kadar ulaşırdı, vadileri ve tepeleri aşarak. Oldukları yerde çakılmış gibi çırpınıp durulardı. Motorun tek düze sesi bende ninni etkisi yapardı.

Ve buraya çıktığım her zaman yeni bir dünyaya gelmiş gibi olurdum. Ayak basmadığım halde bir çok yeri görebildiğim, muhteşem manzarası karşısında tüylerim ürperirdi.

Çoğu kez oyunlara katılmaz, dalar giderdim ve ufkun ötelerine ilişkin hayaller kurardım. Olağandışı bir enerji ile kuşatılır, içim coşkuyla dolardı. Dünyanın tepesinde bulunduğum ve her şeye hâkim olduğum duygusuna kapılırdım.

Şimdi bu duygulardan çok uzaklardaydı zihnim. Bir sırrı paylaşmak üzere çıkmıştım ve egemenliğimi yitirmiş, bir başkasının iradesine boyun eğmiştim.

Kara kiraz dibine geldiğimizde çevresini kolaçan etti alelacele. Sıkıca tuttu elimden ve mezarlığın içine doğru çekti kuvvetli kollarıyla. Sürüklenircesine daldım mezarlığa.

On, on beş adım gidince üzerini kara dikenlerin kapladığı kocaman bir kızıl ağacın altına girdik. Burada uzun yıllardır oynadığımız halde topumuz içerilere düşmemiş ve ben mezarlığı pek bilmiyormuşum meğer.

Henüz öğleden sonra olmasına karşın ağacın altı koyu, ürkünç bir karanlığa gömülmüştü. Çevresinin aşırı aydınlık olması, burasının karanlığını fazlaca artırıyordu.

Adeta mağara havası vardı. Otların ve yaprakların duruşundan buraya gelinmiş olduğu anlaşılıyordu. İlk gelen biz değildik demek ki. Ağacın dallarına bez parçaları bağlanmıştı.

Son derce sakin, huzur verici bir yer olmasının yanı sıra ürkütücüydü de.. Dikenlerin kaplamışlığından çok insan eliyle yapılmış gibiydi.

Dünyanın dışında bir yerlere gelmiş hissine kapıldım.. Kara kiraz dibinin anlamı değişti, gizemli ve kasvetli bir yer oluverdi.

Mağaranın girişi gibi yerde durdu, yüzüme bakmadan elimi yere doğru çekti, oturmamı işaret etti. Ayağının ucuna basarak hareket ediyordu. Mümkün olsa yere basmadan yürümek istiyor gibiydi.

Ne işimiz vardı bu koyu gölgelerin içinde.Yağlı ekmeği de, yoğmeceyi de unutmuştum artık.

Ne düşüneceğimi de bilmiyordum aslında. Sadece onun yaptıklarını izliyordum.

Duyulur duyulmaz bir sesle, “Sen otur burada” dedi.

Evrenin bütün sessizliği ve nemli, loş gölgesi buraya toplanmıştı. Abartılı biçimde önemsiyordu sessizliği. Bu çaba dışardan birlerine yönelik olmaktan çok, bulunduğumuz yerden kaynaklanıyordu.

Birilerine duyulmaktan öte, kızılağacın çevresine duyulan ilginin göstergesiydi. Fark etmiştim ki, ayak bastığımız yer hem iyiliklere, hem de kötülüklere açılıyordu. Belirleyici olan, davranışlardı ve sessizlik asıldı.

Nefesimi tutup korku ve merak içinde olduğum yere çöktüm. Ne kadar yavaş yürüse de yerlerdeki kuru yapraklar hışırdıyordu. Küçücük şırıltılar, anında kocaman patırtılar olarak duyuluyordu.

Belli ki ben ondan çok tedirgindim ve öyle duyuyordum.

Bir kez daha eliyle ve gözüyle bana sessizce oturmamı tembihledi. Kendisi ağacın dibine kadar gitti ve durdu. Keşanının altına sakladığı elini dışarı çıkardı.

Elinde beyaz mendile sarılı bir çıkın vardı. Çıkını yanına bıraktı ve namaza durdu. Birkaç rekat namaz kıldı, oturduğu yerden sağına, soluna selam verdi ve ellerini açarak dua okumaya başladı.

Duayı çok uzun tutmadı.

Tarladakiler dönmeden önce, eve girmeliydi. Yayık yayacak, akşam yemeğini hazırlayacak, ekmek pişirecek ve ineklerin akşam yalını verecekti.

Ardından iki eliyle yüzünü mesh etti. Eli yüzüne değmemiş, yalayıp geçmişti. Rüzgara kapılan pamukçuklar gibi üflesem uçup gidecekti.

Yanındaki beyaz mendili yerden kaldırmadan, itina ile derin bir saygı ve huşu içinde açtı.

Çok çalışkan bir kızdı. Yere bastımı ayak sesleri uzaklardan duyulurdu. Kız haline bakmaz, kocaman kütükleri bir balta vuruşunda yarardı.

O, ateş gibi kız gitmiş, uyuşuk ve korkak bir başka kız gelmişti.

Mendilin içinden üzerine bolca tere yağı sürülmüş yarım sac ekmeği çıkardı. Ekmeği üç kez öpüp başına götürdü ve ağacın dibine bıraktı.

Çok önemli şeyler istemiş olmalıydı bu kara dikenlerin kuşattığı kızıl ağaçtan. Nasıl yiyecekse, yiyecekti yağlı ekmeği ağaç ve karşılığını verecekti . Doğrusunu söylemek gerekirse, olup bitene akıl erdiremiyordum.

Sormayacaktım, söylemeyecektim, içime gömecektim ve sırımın öbür yarısını ben de bilemeyecektim.

Ellerini yere koydu kalkmak üzere. Kara kışta üşümüş gibi titriyordu.Ayağa kalktı, ağaca arkasını dönmeden geri geri yürüyerek yanıma kadar geldi. Usulca başıma dokundu, gözüyle kalk işareti yaptı..

Yüzü, gözlerinin içine kadar sararmış gibiydi. Başarının gönencini ve pişmanlığın ezikliğini aynı anda yaşıyordu.

O halini görünce, ürktüm. Üzülmeli miydim, sevinmeli mi? Şaşkınlık içinde, olanca gücümü toplayarak ayaklarımın üzerinde doğruldum.

O arada nasıl olduysa soğuk demirden bir pençe elimi kavradı, çekmeye başladı.

Ağacın altına girerken olduğu gibi peşi sıra aldı, sürüklercesine götürdü beni.

Murat Mehmet Uğurlu

Kategoriler: Yaşam

0 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

RSS
Follow by Email
Instagram
Bu yazı Toplamda 24 views Okunmuştur.